Bunların dışında her milletin, tarihi boyunca ürettiği kendine has âdetleri vardır. Bir milleti millet yapan temel dinamikler de bunlardır. Her millet tarihi boyunca geçirdiği tecrübelerin etkisi ile farklı davranış ve yaşam biçimleri kazandıran bu unsurları, bir milleti diğer milletlerden ayıran alamet-i farikaların başında bunları saymak gerekir. Bunlar giyim-kuşamdan tutun da, davranış biçimlerine kadar çok geniş bir yelpazeye yayılmıştır. Türk’ü Türk, İngiliz’i İngiliz, Fransız’ı Fransız, Hindu’yu Hindu … yapan bu kültürel unsurlardır.

Aziz İslâm dini, bütün milletleri “insan” temelinde ortak bir paydaya, ortak bir kurtuluşa, ortak bir imana çağırır ve bu iman Türk’ü ile Arap’ı, Fars’ı, Hindu’su, … ile insanlık ailesinin bütün milletlerini kapsar. Esasen Türkler İslâm’ı kabullerinden önce de İslâm’ın insanlığa vazettiği “insanlık değerleri” ne ciddi anlamda sahiptiler ve bu durum -tarihçilerin de tespit ettiği üzere- İslâm’ı kabulü büyük oranda kolaylaştırmıştı.

İslâm imanı, bir milletin fertlerini kendi tarihine, kendi örfüne ve kendi geleneklerine sırt çevirmeyi emretmez. Çünkü iman ve kültür birbirinden etkilenen fakat birbirinden başka olan değerlerdir. Bir kısmı maddi ve bir kısmı da manevi olan kültür, insanın ürettiklerinin toplamından ibarettir. Doğal olarak, kültür insan tarafından üretildiği için sürekli bir şekilde üretilmelidir. Bu nedenle kültür yapıları, doğal olarak değişmeye mahkûmdur. Oysa iman Hz. Muhammed’in hadislerinde defalarca belirtildiği gibi “sevgiden ibarettir” ve doğal olarak iman, kalbî bir duyguyu ifade eder. Fakat bu duygunun davranış biçimine dönüşmesini de emreder… Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de “kolaylıkla tanışasınız diye” (1) insanların millet ve kabilelere ayrıldığı bildirilmiş, milletlerin tarihleri boyunca ürettiği kültür yapılarına vurgu yapılmıştır.

Türkler, kitleler halinde İslâm’ı kabullerinin ardından İslâm dairesi içersinde kendilerine has bir “Yaşama Üslûbu” vücuda getirmiş, kendi gelenek-görenek ve örflerinden kopmadan İslâm’ın vazettiği emirleri günlük yaşamlarına yaymışlardır.

İslâm dönemi Türk Edebiyatının kudretli şairlerinden Yunus Emre şöyle diyecektir: “Haktan gelen şerbeti içtik elhamdülillah/Şol kudret denizini geçtik elhamdülillah.” Evet, Haktan gelen şerbeti içmiş, Müslüman olmuştuk; fakat Türk olarak ve Türk kalarak. Yunus’tan sonrakiler de Türkçe söylediler, Türkçe sevdiler ve Türk kaldılar.

Türk’ün zekâsı ve binlerce yıldır medeniyet sahibi bir millet olmanın tecrübesi ile ortaya koyduğu bu vaka, halkın içersinde en canlı şekliyle yaşamış ve günümüze kadar ulaşmıştır.

2.

“Resimli Türk Edebiyatı Tarihi” gibi tunçtan bir eser başta olmak üzere, artık klasikler arasında sayılan “Türkçenin Sırları” nı bizlere miras bırakan yakın dönemin Türkçe akıncılarından merhum Nihat Sami BANARLI, “Îman ve Yaşama Üslûbu” adlı eserinde Türk’ün İslâm dairesi içinde meydana getirdiği imanına işaret eder. (2)

Değişik mecmualarda yayımlanan makalelerinin bir araya getirilmesi ile teşekkül eden eser, bugün dahi sıkıntısını çektiğimiz birçok konuda tatminkâr açıklamalar getirmekte. Üstat, son dönemlerde peyda olan ve Türk’ün yaşama üslûbunu yok etmek için adeta seferber olan ne idiğü belirsiz cemaat, cemiyet ve tarikatlara çatıyor. Bu gibi âlim görülen cahillerin maskesini düşürmekle kalmıyor Merhum, bunların önüne geçmek için reçeteler de sunuyor.

Banarlı Hoca, bu eserde Türklerin İslâm kültür ve medeniyetine yaptığı katkılarını ve bunu millî bünyesinde nasıl erittiğini doyumsuz bir üslupla anlatır. Musikiden mimariye, kıyafetten ahlâka, edebiyattan isimlere; kısacası “Edirne’den Ardahan’a” (4) kadar birçok konuda etkili açıklamalar yapar.

Kitabın neresine değinsek, neresinden bir alıntı yaparak sizlere anlatmaya kalksak, kitaptaki diğer cümlelere haksızlık etmiş oluruz. Ama “vefâ” ile ilgili yazdığı satırları buraya alıntılamak yerinde olacaktır. Şöyle diyor Merhum: “(Fuzûlî) Aşkın ve insanların en vefâlı devirlerinde bile vefâsızlıktan şikayetin buruk lezzetini tattırır. Zamanımızda ise vefâ artık mânâsını kaybetmiş bir lâfızdır. O kadar ki, şimdi Vefâ Lisesi’nde okuyanlarla Vefâ semtinde doğanlar “Vefâlıyım” diyebilirler. Bugün vefâ mevzûunda yalnız onların sözü doğrudur.” (5)

Sadece kültür ve medeniyet açısından İslâm’a ve insanlığa büyük hizmetler vermekle kalmayıp, yaklaşık bin yıldır İslâm âlemine kalkan olan ve kılıçlarıyla İslâm düşmanlarını ıslah eden bu büyük milletin var ettiği yaşama üslûbu ayaklar altında paspas edilmemelidir.

Türk, İslâm dairesi içinde, yaşamının bütününe yaydığı o millî musikiyle sonsuza değin Türk olarak yaşamalıdır. Bugünkü Türklüğün atalarına vefâ borcunu ödemesinin tek yolu budur.

Dipnotlar
(1) Hucurat Suresi, 13. ayet
(2) Hoca kelimesi hakkında Merhum’un açıklamaları için bkz.: “Hocalığın İtibarı”, s.371
(3) Nihat Sami BANARLI, 1986, Îman ve Yaşama Üslûbu, Kubbealtı Neşriyatı
(4) Banarlı Hoca’nın makalelerinden birisinin adıdır. S. 398
(5) “Vefâ’ya Dair” s. 190