Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce

TÜRKİYE TARIMDAN NASIL KOPARILDI?4810 defa okundu

kategorisinde, 23 Şub 2019 - 11:57 tarihinde yayınlandı
TÜRKİYE TARIMDAN NASIL KOPARILDI?

Türkiye tarımsal kapasitesi çok büyük bir ülke… 1990’lı yıllara kadar tarımda kendine yeterli 7 ülkeden biriydi. Bugünse tam tersi bir konumda. Hemen bütün ürünleri ithalat yoluyla sağlıyoruz. Yabancı ürünler olmasa, aç kalacağız.            

Peki, neden bu hale geldik? Bu değişikliğin sebebi nedir?            

Atatürk, yanıtı çoktan vermiş:Bu değişikliğin sebebi “durumu düzeltmek için… Avrupa’dan öğüt almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak…”  Bu değişikliğin sebebi “… yabancıların öğütleri,… yabancıların planları…”    

Emperyalist Batı teknolojik ve ekonomik gücüne dayanarak, içinde bulundukları koşullar gereğince,diğer ülkelere hep kendi çıkarlarına uygun politikalar dayatmıştır. Örneğin önce, Türkiye’nin bir tarım ülkesi olarak kalmasını istemişlerdir. Ancak 1970’li yıllarda tutumları değişti; çünkü Avrupa’nın içinde bulunduğu ekonomik koşullar değişmiş bulunuyordu. Tabii ona bağlı olarak Avrupalıların görüşleri de, ekonomik anlayışları da değişmişti. Çıkarları bu kez Türkiye’yi farklı bir kalıba dökmeyi gerektiriyordu. Hiç vakit yitirmeden harekete geçtiler, hem politik, hem de ekonomik açıdan… Bu uğurda, aslında nesnel olan “bilim”i bile manipüle etmekten çekinmediler.           

Batı’daki değişiklik acaba hangi değişiklikti? Savaş sonrası dönemde Avrupa tarım ve hayvancılık sektörlerine büyük yatırımlar yapmıştı. Çünkü kendine şu hedefi çizmişti: Tarımda kendi kendine yeterli duruma gelmek… Bu hedefine 1970’li yıllarda ulaştı.  Derken, o hedefi de aştı: Ürün fazlaları vermeye başladı. Dağlar gibi tarımsal ürün stokları oluşuyordu. Bunlar eritilmeliydi. O da ancak yeni pazarlar bulunarak gerçekleşebilirdi (Sanayi Devrimi sırasında da böyle olmuştu. O zaman da başta tekstil, dökme demir, demir çelik gibi ürünlerde dış pazar arayışına çıkmışlardı.). Avrupa tarımında gerçekleşen atılım ABD’yi de etkiledi: Bu dev ülke de giderek artan stoklarla karşı karşıya kaldı, gelişen Avrupa tarımı yüzünden. Orada da aynı sorun ortaya çıktı: Stoklar nasıl eritilecekti, fazla ürün hangi pazarlara satılacaktı?             

Toparlayalım:            

Batı’da, hem Avrupa’da, hem ABD’nde giderek artan tarım ürünleri stokları oluşuyor. Böylece her iki ekonomi de yalnız miktar bakımından değil, maliyet bakımından da avantajlı bir konuma geliyor. Başka bir deyişle, AB ve ABD, tarım ürünlerini de az gelişmiş ülkelere oranla artık daha bol miktarda ve daha ucuza üretmekte. Şu sebeplerden dolayı: Adı geçen ülkeler ileri derecede gelişmiş sanayi ve hizmet sektörlerine sahip, tarımda çalışan nüfus oranları çok düşük. Yalnız sanayide değil, tarımda da en ileri teknolojileri kullanıyorlar. Toprak toplulaştırmasını tamamlamışlar. Birim alanda verim çok yüksek ve giderek artıyor. Ayrıca mazot, tohum fide, ilaç, gübre gibi tarım girdileri çok ucuz (Örnek: Amerikan köylüsü bir litre mazotu 250.000 liraya alırken, Türk köylüsü 1.250.000 liraya almakta. Amerika’ da elektrik 1.5-2 cent, Türkiye’de 8-9 cent!). Bu ülkeler çiftçiye doğrudan mali destek yapacak güçte. İhracat primleri, vergi iadeleri ve ihracat destek uygulamaları var.           

Bu koşullarda, doğal olarak, AB ülkeleri ve ABD birbirinin müşterisi olamıyor. Öyleyse çözüm üçüncü ülkelerde aranacak. Fazla üretim o ülkelere satılacak. Ancak o ülkeler de tarımcı ülkeler, tarımsal üretim belli başlılarında oldukça da yüksek düzeyde. Önde gelenleri Arjantin, Brezilya, Meksika, Türkiye,… gibi ülkeler. Hepsi de tarımda kendilerine yeterli, hattâ ihracatçı ülkeler (Hatırlayalım: Süleyman Demirel başbakanken, “Türkiye dünyada tarım ürünü ithal etmeyen, kendine yeterli 7 ülkeden biri” diyerek övünürdü. Cumhurbaşkanı olunca sesi soluğu kesildi,  hiç ağzına almadı bu sözü; çünkü koşullar değişmişti. Türkiye tarımda kendi kendine yeterli ülke olmaktan çıkmıştı).

Öyleyse kurnaz Batı ne yapmalı, nasıl bir çıkış yolu bulmalıydı? Çözüm gecikmedi. Yukarda vurguladım, bu konuda tarihî deneyimleri de vardı. “Sömürgeci ataları”nın hileleri ne güne duruyordu. Nasıl ataları Batı-dışı ülkelerin gelişen sanayilerini çökerttilerse, onlar da aynı ülkelerin tarımsal kapasitelerini çökerteceklerdi. Eğer bunu başarırlarsa, o ülkeler sanayi ürünlerine ek olarak, ihtiyaç duydukları tarımsal ürünleri de mecburen Batı’dan satın alacaklardı. Çözüm buydu, gereksindikleri ihracat pazarlarını böyle oluşturacaklardı. Konuya Türkiye açısından bakarsak, ABD ve AB’nin (özellikle üçlü çetenin: İngiltere-Almanya-Fransa’nın) çıkarları, Türkiye’nin yalnız sanayide değil tarımda da, “üretici değil tüketici” konumuna geriletilmesini gerektiriyordu. Türkiye 70 milyona yaklaşan  nüfusu ile, yeni tarımsal ürün ihracat pazarları peşindeki  Batı’ya iştah açıcı bir ülke olarak görünüyordu. Bunların içerde -çoğu İstanbul’da yerleşik olan- işbirlikçileri de var. Atatürk’ün “dahilî bedhahlar” dediği kişilerdi bunlar…           

Strateji belirlenmişti. Sıra planın ayrıntılarına gelmişti. Küreselleşme, neoliberalizm, serbest rekabet, özelleştirme gibi kavramları, içeriklerini kendi çıkarlarına göre doldurarak piyasaya sürdüler. Bu fikirlerin propagandasını yalnız kendi sözde bilim adamları ve kurumlarıyla değil, bizatihi az gelişmiş ülkelerde elde ettikleri, kendi taraflarına çektikleri ya da kandırdıkları kimseler ve kurumlar vasıtasıyla yaptılar. Elverişli politikalar yoluyla, diğer az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de -iç bedhahlarla işbirliği yaparak- tarım sektörünü çökertmeye, tarımsal kapasite ve potansiyeli yok etmeye koyuldular. 

Yapılan korkunç hatânın sonucunu ise 50 yıl sonra fark ediyoruz: Buğdayı, meyveyi, hayvanları, kuru yemişi bile dışardan, yabancı ülkelerden satın alıyoruz.

Bir tarım cenneti cehenneme çevrildi.

Türkiye’yi bu hale getirenlere hesap da soramıyoruz.

Haber Editörü : Tüm Yazıları
PROF. DR. CİHAN DURA’NİN HAYATI 1. DOĞUMU VE GENÇLİK HAYATI Cihan Dura 5 Mayis 1940’da Ankara’da doğmuştur. Üç kardeşin ortancasidir. Cihan Dura’nin doğumu ve çocukluğu Atatürk’ün aramizdan ayrilişinin henüz taze olduğu yillara, tek parti iktidarının kendini kuvvetle hissettirdiği bir döneme rastlar. O yıllar aynı zamanda 2. Dünya Harbi’nin sürdüğü “karartma” yıllarıydı. Ekmek karne ile satılırdı. İlkokula babasının savcı olarak bulunduğu Elazığ’da başlamıştır. Babasının 1948’de Niğde’ye atanması üzerine, tahsiline bu ildeki 23 Nisan İlkokulu'nda devam etmiştir. Orta okulu ve lisenin bir bölümünü de Niğde’de okumuştur. Ders aldığı hocalar arasında Naci Bey, Hüseyin Yetik, Nihat Karakurum, Nazım Bey,... sayılabilir. Babasının Ağır Ceza Reisi olarak atanması üzerine Lise tahsilini Adana’da sürdürmüştür. Küçük yaşlarda okumaya çok meraklıydı. Lise yıllarında şiire merak sardı. Şiirleri birkaç defter doldurmuştur. Resim alanında da yetenekliydi. En başarılı olduğu derslerden biri matematikti. Cihan Dura 1958 yılında Burdur Lisesi’nden mezun olmuştur. Türkiye’de o yıllarda üniversiteye giriş sınavı yapılmazdı; her fakülte öğrencilerini kendi belirlediği sisteme göre kendi alıyordu. Kimi öğrencisini lise mezuniyet derecesine göre alıyor, kimi giriş sınavı açıyordu. Bazıları sınavsızdı. Cihan Dura Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin (SBF) sınavına girdi. Bir tedbir olarak da sınavsız olan Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırdı. Sınavı kazanınca SBF’ne kaydoldu. Bu fakültede Yavuz Abadan, Sadun Aren, Kemal Fikret Arık, Fahir Armaoğlu, Tahsin Bekir Balta, Bedri Gürsoy, Attila Karaosmanoğlu, Aziz Köklü, Seha Meray, Cahit Talas, İbrahim Yasa,... gibi değerli hocalardan ders aldı. 2. AKADEMİK HAYATI Cihan Dura Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Şubesi’nden 1964 yılında mezun oldu. Askerlik hizmetini, Van 122. Seyyar Jandarma Alayı’nda levazım yedeksubay olarak yaptı (1964-1966). Ankara’ya dönüşünde bir süre Sosyal Sigortalar Kurumu’nda aktüer yardımcısı olarak çalıştı. Ancak hevesi akademik kariyerde idi. Çocukluğundan beri bilimlere, araştırmaya, bilimsel metoda büyük ilgi duyuyordu. Avrupa’ya gitmeye, orada araştırma ve bilim alanında feyz almaya can atıyordu. Sonunda bu büyük emelini gerçekleştirdi: 1968’de iktisat alanında doktora yapmak üzere Devlet burslusu olarak Fransa’ya gitti. Önce Tours’da bir yıl kalarak Fransızca’sını ilerletti. Ardından Paris’e geçti. İktisat dalları içinde kendisini cezbeden Uluslararası İktisat'tı. Doktorasını bu alanda, Université de Paris-I’de Profesör Jean Weiller’in yönetiminde “Gelişme Ekonomisi” konusunda yaptı. Paris’de geçirdiği 5 yıl boyunca iktisat biliminin yanı sıra, bilimsel metot, araştırma teknikleri konularında da bilgi ve görgüsünü artırmaya çalıştı. Pozitif bilime, bilimsel metoda, aklın açıklayıcı gücüne sonsuz bir inançla doluydu. Doktorasını alıp yurda dönerken, büyük bir mutluluk içindeydi; âdeta sevinçten uçuyordu. Çünkü görevine genç bir bilim adamı olarak hemen başlayacağını düşünüyordu. Ne var ki olaylar onun umduğu gibi gelişmedi. İlk iki yıl Ankara’da hangi fakülteye başvurduysa, kapıların yüzüne kapandığını gördü. Yurduna döndükten ancak 2 yıl sonra, 1979’da Balıkesir İşletmecilik ve Turizm Yüksek Okulu’nda Dr. Asistan olarak hizmet imkânına kavuşabildi. O tarihe kadar Milli Eğitim Bakanlığı Planlama Araştırma ve Koordinasyon Dairesi’nde memur, (1975-1976), Ticaret Bakanlığı Teşvik ve Uygulama Genel Müdürlüğü Yabancı Sermaye Şubesi’nde (1976-1977) uzman, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Teşvik ve Uygulama Genel Müdürlüğü’nde proje değerlendirme uzmanı (1977-1979) olarak çalıştı. Doçentlik başvurusunda da sorunlar yaşadı. Eskişehir İktisadî ve İdarî Bilimler Akademisi’ne yapmış olduğu başvuru, yeni yüksek öğretim kanununda akademilerin kaldırılmış olması nedeniyle geçersiz sayıldı. Bu sefer başvurusunu İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne yaptı. Bu kurumca yapılan sınav sonucunda başarılı olarak, Kasım 1982’de “iktisadi gelişme ve uluslararası iktisat” anabilim dalında doçent unvanını aldı. 1984 baharında naklen Erciyes Üniversitesi İİBF’ne atandı. O tarihten itibaren bu fakültenin İktisat Bölümü İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat anabilim dalında öğretim üyesi olarak çalıştı. Mart 1989’da aynı anabilim dalında profesörlüğe yükseltildi. Mayıs 2007'de emekli oldu. Cihan Dura’nın akademik hayatı boyunca verdiği başlıca dersler şunlardır: Uluslararası iktisat, Türkiye ekonomisi, araştırma yöntemleri, ekonomik yapılar, Avrupa Birliği ve Türkiye, çevre ekonomisi, yatırım proje analizi. Cihan Dura akademik görevinin yanı sıra müdür yardımcılığı, bölüm başkanlığı, fakülte ve yönetim kurulu üyeliği gibi idarî ve akademik görevlerde de bulundu. 1984 yılından sonra katıldığı bazı bilimsel yarışmalarda çeşitli ödüllere layık görüldü. Cihan Dura Ekim 1977 de, Nevin Tüzün’le evlenmiştir. İki çocuk sahibidir.
Yorumlara Kapalı